2012 in review

WordPress.com istatistik yardımcı maymunları bu blog için bir 2012 yıllık raporu hazırladılar.

İşte bir alıntı:

Yeni Boeing 787 Dreamliner, yaklaşık 250 yolcu taşıyabilmektedir. Bu blog, 2012 içinde yaklaşık 1.500 kez görüntülendi. Eğer bu bir Dreamliner olsaydı, bu kadar çok insanı taşımak yaklaşık 6 tur sürerdi.

Raporun tamamını görmek için buraya tıklayın.

Reklamlar

2012 Biterken…

Yazının fon müziği

Nihayet yılın ilk karı bugün şehrimize düştü..Görsel

Yılın son haftasına girerken de dileğim karın yerden kalkmaması en azından 1 Ocak’ a kadar 🙂

Eee, ben neler yaptım son zamanlarda? Evdeki ağacı kaldırdığım yerden indirip, süsledim. Bol bol yılbaşı ağacı resmi çektim, uzaklardaki sevdiklerime yeni yıl kartı gönderdim (bunu yapmayalı yıllar olmuştu).

Görsel

Görsel

Dayanamadık, hediyelerimizi erkenden verdik. Benim hediyem tabii ki sadece iphone kapağı değildi. Bu yıl hem doğum günü, hem de yılbaşı hediyelerinde bereketli bir yıl geçirdim. Teşekkürler sevgilim 🙂

Görsel

Kar henüz bugün yağmasına rağmen havalar oldukça soğuktu.. Evden çıkmadık, bol bol film izledik..

Görsel

Görsel

Bazı akşamlar yalnızdım, fırsatları değerlendirdim 😉

Görsel

Çıktığımızdaysa sıcağı arar olduk, bulduğumuzda sokulduk.

Görsel

Görsel

Herkese keyifli ve güzel dileklerinin gerçekleştiği bir yıl dilerim…

snowflake

snow

Başımda kavak yelleri esen o yaş…

2012 yılında Marduk gezegenimize değil ama bir çoğumuzun  hayatına fena çarptı.

Benim için 2012’ nin bilançosu; 2 arkadaşın ölümü, 1 akrabanın iftiradan dolayı hapse girmesi ve başka yakınlarımın sağlık sorunları.. Yeter ya, bir an önce bitsin bu yıl..

***

Artık çalan telefonların, bana iyi mi yoksa kötü mü haber vereceğini sezer oldum.

Yine dün sabah kötü haberle çalan telefonu kalbim sıkışarak açtım. Çocukluk arkadaşımın intihar ettiği haberini aldığımda verdiğim ilk ve tek tepki “Neden?, Neden ya, neden?” oldu. İnsanın ölmeye karar vermesi ve bunu gerçekleştirmesi için başına ne gelmiş olabilirdi? Kimse bu durumu farketmemiş miydi? Birşey yapılamaz mıydı?.. Ne sorarsan sor, ne cevap alırsan al sonuç değişmiyor.. O gitti ve geri gelmeyecek.

Bugün aklımda kalan, hatta kalması için, unutmamam için beynimin derinliklerinden çıkarmaya uğraştığım anılarımla meşgulum. Ona veda edebilmem için tüm anılarımı bir araya toplamalıyım diye düşünüyorum. Hiç kötü anımız olmamış ama en güzel anımızı ise hiç unutmamak için yazmalıyım sanırım.

95 yazıydı… Yaşları 13 ila 20 arasında değişen bir grup genç gece ormanda kamp kurmaya karar verirler.. Tabii bu plana kızlar dahil değildir. Ama inatçı ve ne istediğini bilen kızlar (daha doğrusu 13 yaşında ve aşık bir genç kız) o gece orada olacaklarını biliyorlardır ama nasıl?  Bir babanın kızına hayır diyemeyeceği şirinlikteki yalvarmalarla, yakarmalarla arkadaşımın babası bizi kamp alanına götürmeye ikna olur. Tabii mutluluktan havalara uçmaktaydı biri..

Hava çoktan kararmıştı, biz yanan ateşin alevini görüp hedefe ulaşmaya az kalmanın sevinciyle koşturmaya başlamıştık. Bir anda bağırmalar, köpek havlamaları ile ne olduğunu anlamadan korku ile bulduğumuz ilk ağaca tırmanmaya başladık. Korkudan ne yapacağını şaşırmış iki kızın görüntüsü erkekler için hayli komikti tabii. Bizi beklemeyen erkekler  “aman ya, off, sizinle mi uğraşcaz bir de, kızlar olmayacaktı, üff, püff” gibi bir dizi bıkkınlık ve sıkılmışlık ifade eden tepkilerden sonra bizim geri dönmeyeceğimize kanaat getirdiler ve aralarına kabul etmek zorunda kaldılar. Mısır tarlalarının yanı başımızda olmasından mütevellit, sanırım o gece tarlaya yaban domuzlarından daha fazla zarar vermiştik. Ama kamp ateşinde pişen süt mısırın tadını hala unutamam..

Hiç ışık kirliliği olmadığı için o kadar çok yıldızı hayatımda ilk defa görüyordum. Kayan tüm yıldızları görebiliyorduk. Onlarca dilek tutmuştum o gece.. O yaşta bir kız neler dileyebilirse işte..  Hayatımın en mutlu olduğum zamanlarından biriydi o yaz gecesi. Tüm gece aşık olduğum çocukla beraber yıldızların altında uyumak.. Bundan daha unutulmaz ne olabilirdi ki..

İşte o çocuk sonsuz uykusuna yatmayı tercih etmiş artık..

O gece orada bulunan arkadaşlarımdan üçü terk ettiler bu dünyayı.. Biri kanserden, biri trafik kazasından, biri de intihar etti…

Oysa o zamanlar hayat ne kadar güzel, yıldızlar ne kadar yakın, ölüm ne kadar uzaktı…

Perde Açıldı: Toros Canavarı

Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları 2012-2013 tiyatro sezonu için Toros Canavarı ve Troyalı Kadınlar adlı iki yeni oyunla perdelerini açtı. Bu yıl Şehir Tiyatroları’ nın hiç bir oyununu kaçırmamaya karar vermiş bendeniz de Pazar günü bir Aziz Nesin eseri olan Toros Canavarı’ yla sezona start vermiş bulunuyorum.

50 yıl önce yazılmış bir oyun olan Toros Canavarı’ nın konusuna gelirsek; emekli, kendi halinde, iyi ve temiz bir vatandaş olan Nuri Sayaner, karısı, tıp okuyan oğlu ve evde kalmış kızı ile yaşamını sürdürmektedir. Başındaki tek bela paragöz ev sahibi olan Nuri Bey’ in hayatı hırsızlık ve adam öldürmek suçlarıyla tüm şehirde aranan Toros Canavarı lakaplı bir suçlu sanılmasıyla bir anda değişir. Çevresinin hatta en yakınlarının ona karşı değişen tutumları ve korkulan kişiye duyulan saygınlığın anlatıldığı oyunla ilgili en güzel özet  yönetmeni Ergun Üğlü’ den gelsin : “Bu devirde itibar canavarlara”

İki perdeden oluşan ve yaklaşık 2,5 saat süren oyunun; oyuncuları, ses ve ışık ekibi, dekor ve kostümleri ile herkes hakkını vermiş. Prömiyeri 4 Ekim’ de yapılan oyunu izlemek isterseniz aşağıdaki linklerden oyun gün ve saatleri ile ilgili bilgi alabilirsiniz.

Görür müyüz bu ülkede bilmem ama insanı insana,  insanca ve insanla anlatan sanat dalı olan tiyatronun hakettiği değeri bir gün görmesi umudunu en azından kaybetmemek dileğiyle…

 

http://tiyatro.eskisehir.bel.tr/

http://www.mybilet.com/chart/eskisehir/

Aşağıdaki fotoğraflar http://tiyatro.eskisehir.bel.tr/ sayfasından alınmıştır.

 

Beklenen Misafir: Sonbahar

İşte sonunda en sevdiğim mevsim geldi!

Eminim bunu okuyan bir çok “yazsever” burun kıvırmıştır bana ama insan kendine  hangi mevsimi yakın hissediyorsa onun için en güzel mevsim o değil midir? Ben sonbaharda doğduğum için mi seviyorum, bilmiyorum..

Ama..

Geçici bir süre misafir olduğu ağaçlarda misyonunu tamamlayıp veda zamanı gelmiş yaprakların vakur süzülüşü, kuşların telaşlı göçü,  renklerin değişimi ve bunlar gibi daha bir çok sonbahara ait şeyi izlemeyi  seviyorum.

Tüm bunlar aslında bitişi değil de hayatın devam ettiğini, herşeyin zamana uyum sağladığını, değiştiğini, her sonun başka birşeyin başlangıcı olduğunu göstermiyor mu?

Tabii görebilmek için de; telaşımıza biraz mola verip,  izlemek ve kulak vermek gerekiyor doğaya..

*****

Ben her sonbaharda olduğu gibi yine sezonu haftasonu sıcacık çayımı alıp, ince bir battaniyeyi üzerime çekip; Autumn in New York ve Sweet November’ i (bilmem kaçıncı kez) izleyerek açacağım..

Sonbahar, hoşgeldin…

Bu da yazının fon müziği olsun ;

 

 

Tüy dikmek!

Rivayet olur ki Ortaçağ Avrupa’ sında soylusundan köylüsüne herkes oraya buraya pisleyip üstüne tüy diker, kuruyunca da marifetini tüyden tutup toplarmış.

Biz de bunu bir halt yapmakla yetinmeyip, haltı gösterdiğimiz durumlarda kullanıyoruz.  Yani Ortaçağ Avrupa’ sındaki çıkış noktasına sadık kalıyoruz..

Neyse kısaca dilbigisi ve tarih bilgimizi şöyle bir gözden geçirdikten sonra gelelim konuyla alakasına;

Son dönemde kısa aralıklarla yapılan Golden Globe, Met ve Cannes Film Festivali’ nde ünlülerin tercih ettiği şu kıyafetler bana bu güzide deyimi hatırlattı.

Hadi şık ve gösterişli olmak için kuyruk kullanılmasını anladım da, kuyruğun tüylerden oluşmasını anlayamadım. Buna tüy dikmek denmez de ne denir?

Komik görünüyorlar…

Paz Vega –> 65th Annual Cannes Film Festival at Palais des Festivals on May 18, 2012 in Cannes, France.

Diane Kruger –> Costume Institute Gala at the Metropolitan Museum of Art on May 7, 2012 in New York City.

Cheryl Cole –> 65th Annual Cannes Film Festival at Palais des Festivals on May 20, 2012 in Cannes, France.

Cate Blanchett –> Costume Institute Gala at the Metropolitan Museum of Art on May 7, 2012 in New York City.

Beyonce –> Costume Institute Gala at the Metropolitan Museum of Art on May 7, 2012 in New York City.

 

En fenası da Amy Poehler’ in kıyafeti; hem peplum, hem deri, hem de tüylü kuyruk.. ıykk!

Amy Poehler –> Costume Institute Gala at the Metropolitan Museum of Art on May 7, 2012 in New York City.

Ben Bugünlerde;

Pek bir marifetliyim :

Dekorasyonla uğraşıyorum :

Biyografi okuyorum :

Modadan vazgeçemiyorum :

Güzel şeyler içiyorum :

“Retro never dies” mottosunu benimsiyorum :

Sevdiğim insanlarla, konsept partiler düzenliyorum :

İYİ HAFTALAR HERKESE 🙂

 

Haftasonu Şarkısı: Shura No Hana

Kill Bill Vol-1 ‘ de son sahnede çalan şarkıdır.

Şu zamana kadar vazgeçemediğim, her zaman bıkmadan dinleyebildiğim 2 soundtrack albümü oldu..

Biri The Beach, diğeri de Kill Bill..

İyi haftasonları..

Karşı Kıyının Sofrası: Giritli İdilica

Güneşli bir İstanbul sabahı kahvaltı için rotamızı Cihangir’ e çevirdik ve şansımızı bu şirin yerde denedik: Giritli İdilica!

Firuz Cafe’ nin sağındaki arada.

Ege yemekleri ve leziz kahvaltılıklarıyla küçük ama şirin bir cafe. Dekorasyonu ve müzikleriyle kendinizi kıyının karşı tarafında, servisi ve sıcakkanlı çalışanlarıyla da evinizde hissettiriyor.  O kadar çeşit ve Cihangir unsuruna göre pahalı da sayılmaz. Etiler, Suada ve buradaki şubesi ile hizmet veriyor.

bu da linki

kali oreksi!

Bir Çınara Veda…

80 yıllık bir çınar Pazartesi gecesi bize veda etti..

Babaannem..

Onunla beraber meyve bahçelerim, ceviz, incir ve dut ağacım, sıcacık çöreğim, korda pişmiş mısırım, yayık ayranım, tütün tarlalarım, çelik çomak oyunum, orman kokularım, buz gibi derelerim, sabah uyandığımda beni bekleyen sıcacık sütüm, ateş böceklerim, yaz yağmurlarında sırılsıklam olan çocuk.. çocukluğum.. hepsi bana veda ettiler..

Ondan kilometrelerce uzakta devam etti yaşamım. Artık en iyi ihtimalle senede bir görebildim onu son 8-9 yıldır. Her gördüğümde “seni bir daha göremem ben kızanım” derdi ve ben de her seferinde “bak yine görüştük nenecim” diye cevap verirdim..  Bunu düşünmek istemezdim ama bilirdim bir gün telefonumun o acı haberle çalacağını. O tarih 27′ sini 28′ e bağlayan Şubat gecesi imiş meğer.. O gün annem aradı, “biz babaannene gidiyoruz” diye. Sadece “hastaymış biraz, görmeye gidiyoruz” dedi ama içime o his girmişti.. Vedalaşmamıza az kalmıştı. Uyku tutmayan bir geceydi.. Saat 01:30′ da telefonumun çalmaya başlamasıyla alacağım haberin farkına varmıştım. Kötü haberleri hep ablam verirdi bana.. Zavallım, bu görev hep ona düşüyordu..

Babaannemden en az 12 saat uzaktaydım ama onu uyurken de olsa son bir kez görmeliydim. Bu onun için yapabileceğim son ve tek şeydi artık.. Ve yolculuk başladı.. Apar topar evden çıktım. İlk otobüse yetiştim ve gideceğim yere varan diğer tek otobüse de ucu ucuna.. Onu son yolculuğuna uğurlayabilmek için 13 saattir yolculuk yapıyordum ama yetişemedim.. Vardığımda sonsuz uykusunu uyuyacağı yere yatırılmıştı bile..  Üzüntümü  hafifleten tek şey yanıbaşında 14 sene önce ayrıldığı dedemin olmasıydı.. Ne kadar romantikti, yıllar sonra yine yanyana sonsuza dek birlikteydiler..

Bu kavuşmayı o kadar bekliyormuş ki.. Yıllar öncesinden tüm hazırlıklarını yapmış bile. Tam ona göre bir davranıştı bu. O, hep ne istediğini bilen, kafasına koyduğunu yapan, okuyamamış olmasına rağmen çok zeki bir kadındı. Otoriterdi, planlıydı.. Ölümü için bile..

Canım nenem.. Gitmeyi çok istiyordun, ben bunu biliyordum..

Umarın gittiğin yerde iyisindir. 65 yıllık hayat arkadaşına, çok genç yaşta yitirdiğin oğluna, çok yandığın kızına kavuşmuşsundur.. Bir gün hepimiz kavuşacağız yine..

O güne kadar sizleri hiç unutmayacağım,

Seninle beraber giden çocukluğumu da, doğduğum toprakları da…

 

%d blogcu bunu beğendi: